Reklamı Geç
Sosyal Medyamız
Diyarbakır
DOLAR18.6452
EURO19.6508
ALTIN1077.0
Haydar Alper Eser Psychological Counselor

Haydar Alper Eser Psychological Counselor

Mail: [email protected]

FASTLY WALL

FASTLY WALL

Haydar Alper Eser
Haberdiyarbakir.Org
// Columnist
İletişimhaberdiyarbakir.org@msn.com

Selamlar, ah evet evet isim seçimim çok yanlış. Evet, Türkçe bir metin yazıyorsam neden İngilizce başlık seçtim ki? Evet, bölge ile ilgili bir fikir verecek koltuğum da yok. Ancak koltuğu olanların verdiği fikirleri eleştirmeye yetecek kelime bilgim var gibi. Böyle zamanlarda akiller konuşur. Susayım da konuşsunlar o halde. Çok uzatacağım, gerçekten zamanınız yoksa okumayabilirsiniz. Okumak isterseniz doğacak can sıkıntısından müessesemiz sorumlu değildir. Ki zaten sorumlu olacak bir müessesemiz falan da yoktur. Haydi, başlayalım. Bu kez korkmayalım! Güzide ülkemizde bazı festivaller düzenlenmeye başlandı. Bir ay (belki de daha uzun bir zaman) öncesinden reklamlar yapıldı. Her şey hazırlanıyor. Ooo, Diyarbakır için seçilen ilçe de işte tarih ve kültür adı altında Sur olmuş sevinelim. Mekânlar emrinize amade, yeni yerler keşfedilmiş, dernekler vakıflar falan birbirini yiyecek vali ağamın huzuruna çıkmak için. Abe kurbban olayım bize de yer verin, hele bizim çocuğu da bindirin bir tur atsın ha, hele devlet sanatçısı olmayı biz de deneyimleyelim bir kez. Devlet mi? İktidar mı? Sanatçı mı? Belediye tekelinde özgürlük, kayyum nezdinde çocuk etkinlikleri, isimleri değiştirilen ya da afişe yazılmayan tarihi dokular ve bizim jenerasyonun ‘’hüloooğğğ bak ben ne kadar da entelim, bak ben ne kadar da sanatseverim’’ diye çarşıda çay içecek mekân aramaya başlaması…

Edilen onlarca küfrü duyup, küfür kullanmadan aktarmaya çalışacağım için dilime uygun törpü bulamıyorum şu sıralar. Rakibimiz ise iki gün kala twitter tagı gibi festivale hayır diyen, zihinleri yedi yıl rötar yapmış bir kitle. Oldukça eğlenceli. İktidar ve muhalefet hakkında kalmayan şeyi söylüyor ki ikisi de sonuna kadar haklı. Bu konuda bir tartışma çıkarsa emin olun tartışmanın kendisini desteklemek hepimize daha çok şey kazandıracaktır. Suriçi’nde asırlık hamamda kaşarlı kuşbaşılı pide yapıldığı için demediğini bırakmayan insanlar bugün hasırlı mahallesinde akşam yemeğine gidiyorlar. Aynı mahallede akşam yemeğine giden insanlar, espressosunu yudumlayan ve ‘’kirvem buranın qahvesi çoğ xoştır haa!’’ diyen insanlar, ‘’tarihi’’ diye başlayan ancak içindeki inşaat devam eden yerlerde başına ‘’Diyarbakır’’ konulan ve menüde yazılanların pek önemli olmadığı siparişler veren insanlar olanlara tepki gösteriyor. Hayatında ilk kez senfoni gören liseli arkadaşlar da tınne köyüne elen mühendisin verdiği tepkiyi veriyorlar. ‘’Fakat baba su ürünleridir!’’

Festival başlangıcına iki gün kala akla gelen boykot ve isyan sözleri pek içselleştirilemediği için mi yoksa şehre 2015-2016 sonrasında tayini çıkan (yerleştirilen ya da sürülen) insanların sayıca bolluğundan mıdır bilinmez. İki grubun da isteği yok, iki grubun da amacı yok, iki grubunda tek derdi üçüncü bir grubun baş göstermemesi bence. Haydi kapışın! Ya da birbirinizi yemeden önce birkaç sorunun cevabını verin bana. ‘’Keldani Kilisesi’’ diye afiş yazdığınız kilisenin ‘’Mar Petyum’’ adı nerede? ‘’Çocuk Etkinlikleri’’ adı altında yazılan din istismarlarına kimlerin çocukları katılacak? Ruh sağlığına dair bir tavır bu etkinliklerin neresinde? Şiirin, sanatın, görselliğin, estetiğin, heykelin hürriyetinin konuşulduğu anlarda neden siviller eşliğinde bir özgürlük gözetiliyor? Sahneye çıkma arzunuz kimliğinizin hiçe sayılmasını mı bastırdı? Hayatınızda böyle bir büyüklük mü görmediniz? Sekiz yaşındaki çocukların şehrinde de ancak bunlar yaşanırdı zaten! Evet, Diyarbakır artık sadece sekiz yaşındaki varlık sahibi ailelerin çocuklarının yaşayabileceği bir mekân haline getirildi.

Suriçi’nde kültürel/tarihi geziler esnasında cümlelerin sonu nasıl bitiyor? ‘’Evet sayın konuklar işte burayı da belediyemiz yaptı’’ diye mi? Belediyenin yaptığı bir tarih kime reva? Belediyeyi geçtim, ‘’yapılmış’’ bir tarih olur mu? Yazımı çabuk yazmalıyım, aksi halde akşam ‘’Ermeni Kilisesi’’ etkinliğine geç kalacağım. Ermeni kalmayan sokakta kiliselerin avlularını kafeye çevirelim fakat çan sesi gelirse garsonu dövelim. Keldani kalmayan bölgede Mar Hırmız ile olan münasebetimizi gözden geçirelim. Din isteyen Mardin’e gitsin diyeceğim de Mardin’de de İslamsever bir yönetim göz kırpıyor akrabalarıma. ‘’Erbane Show’’ için geri sayım başladı. Sadece birkaç eser çalınabilir. ‘’Lorke’’ mi? Yok kro o yasağtır. Ee, sessiz lorke için 2022’de kolları sıvayacağız. Bu sevdalar boşuna lo bu sevdalar boşuna, bando ekibinin bile çalmaktan artık tiksindiği dümenden ‘’Diyarbakır’’ havaları! Yol açın, Nissan Navara’ma yol açın. Bağdat Caddesi ay pardon Gazi Caddesi boyunca Nissan görsün gözlerim. Şimdi iki taraf birer şahısmış gibi düşünelim ve bunları dillendirelim. Somatizasyon, algılarımızı kuvvetlendirsin. Festival düzenleyicileri diyor ki ya işte olan oldu (çeviri: yapacağımızı yaptık) bu saatten sonra (çeviri: üzerinden sizin balık hafızanızın unutacağı kadar zaman geçti) oturup hayıflanmanın alemi yok (çeviri: bunca evi bu festivalin ardından satmamız lazım, ocak ayında beş milyon olacak de hayde) değil mi? Hem zaten etkinliklerimiz oldukça kozmopolit (çeviri: bir iki tane de Kürt ve Ermeni serptik araya işte) ve geleceğe yönelik (Refikçiğim -Anadol olanından- biliyorum hiç aklında yoktu ama Ahmet Güneştekin denedi olmadı hele baban xeyren bir de sen dene dijital şekilde. Seninkine dokunamıyorlar bari keçi burcundan aşağı atılan tabutlar gibi olmaz sonun) ya Allah, nur Allah, daha fazla Nissan Navara ver Allah!

Ula oğlım festival nedir ulaa diyen ekibimiz ise şunları diyor kısaca. Toplumsal hafıza (çeviri: yas işte ha ölmüşsünüz zaten neyin kutlamasıdır bunlar?) ve bellek bir toplumun temel taşıdır. Bu yapılanlar ile Kürtler (çeviri: başka azınlık yok, varsa da Kürtlere destek verdiği için vardır. Etnisitenizi denk alın ya da deng alın, -yani ses verin ha- kro!) İşte Suriçi yakıldı, yıkıldı (çeviri; ere wella haberimiz vardı) bugün ise üzerinde eğlenceler düzenlenmeye çalışılıyor. (çeviri: eğlenceyi düzenleyenler bizim iş adamlarıdır ha korkmayın. Bilerek iş insanları demiyorum Allah ataerkil düşüncelerimize zeval vermesin. Yoksa nasıl kullanırız sekiz martları, yoksa nasıl kutlarız (…), jiyan, a-za-di üçlemesinin ilkini? Tepki aynı, tavır aynı, psikoloji aynı. Keşke asgari düzeyde bir davranış bilimleri görseydik. Keşke asgari düzeyde bir toplumsal psikoloji içgörüsü kazansaydık. Bir taraf diyor ki sadece benim izin verdiğim kadar Kürtçe konuşacaksın. Ki bu da ser sere mın, ser çave mın’den öteye gidemez. Diğer taraf ise bunu reddediyor. Ben şahsen reddeden tarafın da Kürtçesinin ilk gruptan iyi olduğunu düşünmüyorum. Sadece açtıkları mekân isimlerine Kürtçe ad vererek yaşatmaya çalışıyorlar dillerini yahut kendilerini.

Dil zenofobisi olarak değerlendirilmesini istemem bunların. Neyin zenofobi olduğu konusunda hüküm vermemeniz gerekse de yıllardır uygulanan ve payıma düşenden kıstasın bu olacağını biliyorum. Bizler aniden kaynar suya atılmayan kurbağalarız. Suyun içindeyken yavaş yavaş açıldı ateşimiz. Anlamadık ısındığını, pişirildiğimizi, haşlanacağımızı anlamadık. Ani reaksiyon geliştiremediğimiz için can verdik bugün o meşhur toplumsal hafıza basamaklarında. Şehrin aykırı yazarları gazete köşelerinde homurdanmayla veya imza günlerine kaçmayla meşgul! Nerde kaldı Sur âşıklığınız? Nerde kaldı ailenizle büyüdüğünüz sokaklara sahip çıkma arzularınız? Diyarbakır sekiz yaşındaki insanların şehri haline getirildi. Pişmiş tavuğun başına gelmedi bunlar. Zira pişecek tavuk bilir olan biteni. Aniden olur her şey. Bugün 7 yıl sonra olanlar travma sonrası stres bozukluğunun çok ötesinde, toplumsal depresyon kisvesinin çok ötesinde. Bundan nemalanmaya çalışan ‘’sektör’’ isimlerinin sayısı gün geçtikçe artmakta. ‘’Şeref vermişsen abbem benim ser sere mın!’’ Fazlaca var bir de veriyor demek, ilginç! Her türlü çirkinliğine rağmen bunları bu bölgede ilk kez tecrübe edecek insanların olduğunu bilmek buruk olsa da sevindirici. Sırtını dönen insanların kırgınlıklarını anlamamak ise büyük aptallık. Cizre de üç gün derin dondurucuda bekleyen insanlık ayıbı üzerinden bir konu tartışmak ise faşizanlık ve sempatizanlıktan başka hiçbir şey değil. Fakat gel gör ki faşizan olmak o denli kabul görülmüş ki artık bu coğrafyada bir yadsıma imgesi değil. Allah’ım, bizlere daha fazla Bomonti Bira ve daha fazla Nissan Navara gönder rabbim. Sen bunca yaşına kadar bir kimlik sahibi olamamış insanların yaka kartlarına dayanarak çektirecekleri azaplardan bizi koru rabbim. Sen her alanda arada kalmışlara yardım et ancak bize biraz daha tolerans göster çünkü iki taraftan da eşit derecede tiksindik rabbim.

2019 olmalıydı tarih. Mardin’de bir etkinlik yapacağız. Bir önceki gün gidip prova almışız. O sırada da mekân sahibi Ağabeyim ile son yıllarda Mardin’e olan ilginin artması üzerine konuşuyoruz. ‘’Vallah Ağabey, artık kimse Mardinli değil ama herkes Mardin’ci!’’ dedim. Planlanmış bir cümle olmadığına yemin edebilirim. Kendisi ‘’rast e brem’’ dedi, arkadaş bir başka ses ‘’sahih exuy’’ dedi. Tutuldu bu söz. Bir yerli değil de bir yerci olmak! Bugün çekinmeden aynısını Diyarbakır için söyleyebilirim. Yapılmış bir şehir ve doldurulmuş bir nüfusun şehrine tepki verenler önce ellerindeki marpuçları sakince yere bırakmalı ve konuşmadan önce gırtlaklarına çektikleri dumanı üflemeli. Artık kimse Diyarbakırlı değil ama herkes Diyarbakır’cı. Rast e pısmam! Ee ‘’sahih dalal’’ diyen biri de çıkmaz zaten burada!

Zihinlerimize örülen duvarları anlamadığımız için yazının ismini hızlı duvar koydum. Fonetik olarak festivale benziyor ve ben bazen bir gruba bir sözü anlatabilmek için böyle alengirli işlere girebiliyorum. Televizyonda son okuduğu kitap ‘’Ayşegül Tatilde’’ olan insanlar bu şehrin kütüphaneciliği üzerine, okuma oranları üzerine programlar yapıyorlar. Emrivaki seçimler, soyadına göre oylamalar, tazelenen güvenler vesaire. Umarım bende bu yazıyla güven tazeleyebilirim. Bu memleket çok değil, beş veya on ailenin çocukları için bir yaşam alanı haline getirildi. Ötesi yok! Eskiden tartışmak ve fikir almak isterdim ancak bu konuda son raddeye gelindi. Birkaç soyad sadece. Mutlaka çok platin veya mutlaka çok siyah saçlar, porselen makyajlar, eh işte ayıptır demesi fazladan birkaç kilo için giyilen iç korseler falan. Yanında da İtalyan kesim ceketlere fazla özenilmiş, en az üç düğme açık, pişik olmuşçasına yürüyen ve ‘’erkekliğin şanından’’ olduğu için korseyi de fırlatıp atan sakal çizgisine sahip birkaç amca çocuğu. Cemaatte kol kola, sokağı dönünce el ele gezen ve muhakkak çocuklarına verecekleri miras olarak ‘’racon’’ kalacak bir grup yaşayacak bu şehirde. Hangisine güleceğime şaşırıyorum aklıma geldikçe. Bu insanların Diyarbakırcılığına mı? Yoksa kayyum amca tarafından yaratılan yeni Diyarbakır’a mı? ‘’Diyarbakırlı’’ diye bir tanım kullanmayacağım zira artık yok. Diyarbakırlı diye bir şey kalmadı, Diyarbakır diye bir şey kalmadığı için! Ahmet ne kadar samimi ki Mehmet’e inanayım? Yazı mı tura mı sorusuna hiç bu kadar içten ve tanrıdan umarak ‘’dik’’ dediğimi hatırlamamıştım. Bu ülkenin coğrafi konumu benim rahatça nefes almamı engelliyor. Rahatça nefes alalım diye tuşlara koşuyoruz. Donuk algılar, şoklanmış hafızalar ile karşı karşıya kalıyoruz. Esnaf buna ayak uyduruyor, siz hiç hayatınızda ‘’yandaş’’ bir tulumba tatlıcısı gördünüz mü? Ya da ‘’kadın kollarından’’ bir gözlemeci teyze? Ben görmedim!

Daha epey yazardım da bu yazılanların bir yere ulaşmayacağını biliyorum. Bu şehirdeki herhangi bir şeyin benim sözümle veya fikrimle düzelmeyeceğini biliyorum. Üstelik birkaç yıl öncesinde duyduğum acıyı da duymuyorum artık bunun için. Herkes gibi sadece yaşamaya çalışıyorum. ‘’Sadece’’ yaşamaya! Herkese daha çok Nissan Navara, herkese daha çok sivil eşliğinde özgür konuşmalar, herkesin hafızasına daha hızlı duvarlar. Mesleki yerine insani birkaç şeydi bahsettiklerim. Hepsinden eşit derecede nefret etmek en doğal hakkım olmalı. Yasaklanmasaydı düşünmek, eleştirmek hatta bir kahkaha atmak isterdim üzerine. Yasaklanmasaydı mahallede iki tur atmak, birileriyle muhabbet etmek isterdim. Yasaklanmasaydı yaşamak isterdim diye aptal bir kapanış yapmadan gideyim. İstenilen ‘’çaket’’lerin kolu daima dar oldu bu memlekette. Kollarımız o ceketler tarafından sıkıldı. Ne tuhaf ki kollarımızın sıkılması acı vermedi bize. Tıpkı köklerimizin, dilimizin, benliğimizin, belleğimizin sıkılması gibi! Midemiz boş olduğunda sinyal verdi beynimize de saldırdık sağa sola dindirmek için açlığımızı. Aynı şeyin vicdanımız ve zihnimiz için olmadığını görmeye şaşırmamak bir güldürü unsuru sayılmalı. Konuşmamı müsaade edilen ‘’Doğu Dili’’ kadarıyla bitireceğim. Hûn li şanoya din bibinin! Kêfa temaşekirinê!

Sosyal Medyamız

Yorum Yazın

Sosyal Medyamız
Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar