
İnsanın kendisini anlatması tuhaf bir şey. Çünkü insan kendisini anlatmaya başladığında, aslında ne kadar azını bildiğini fark ediyor. İçimizde yıllardır taşıdığımız, bazen kapısını bile çalmadığımız odalar var. Bazı geceler o odaların ışıkları yanıyor. Bazı geceler ise bütün şehir karanlığa gömülüyor ve insan kendi içinin sesini dinlemek zorunda kalıyor.
Ben şiiri seviyorum. Ama yalnızca şiiri değil. Romanları seviyorum. Tiyatroyu, sinemayı, makaleleri, eski kitapların kokusunu, bir cümlenin insanın zihninde saatlerce dolaşmasını seviyorum. Bir yazarın yıllar önce yazdığı bir cümlenin, aradan geçen onca zamana rağmen bugün gelip insanın kalbine dokunmasını şaşırtıcı buluyorum.
Belki de bu yüzden hiçbir kitabı yalnızca okumuyorum. Onun içine giriyorum. Hangi romanı okusam, bir süre sonra kendimi o romanın karakterlerinden birinin yerine koyuyorum. Bazen melankolik bir adam oluyorum. Bazen iflah olmaz bir romantik. Bazen geçmişinden kaçamayan biri. Bazen de bütün hayatını tek bir bakışın, tek bir cümlenin, tek bir hatıranın peşinde geçiren bir adam.
Kitap kapanıyor.
Ama karakter benim içimde yaşamaya devam ediyor.
Sonra başka bir kitap açıyorum.
Bu defa başka birine dönüşüyorum.
Galiba insanın edebiyatla kurduğu bağ biraz da böyle bir şey: Başka hayatlara misafir olmak ve her misafirlikten kendinden bir parça eksiltip kendine başka bir parça ekleyerek dönmek. Şiirde ise başka bir şey var. Şiir bazen bir düşünceden önce geliyor. Bir kelime beliriyor zihnimde. Sonra başka bir kelime. Ardından bir dize. Sonra bir gazel geçiyor içimden, bir şairin sesi karışıyor ona. Divanlar, beyitler, eski kelimeler, unutulmuş aşklar...
Bazen kafamın içinde bir kütüphane yanıyor sanki.
Şairler ardı sıra geçiyor.
Beyitler birbirine karışıyor.
Bir mısra, yıllar önce okuduğum bir başka mısrayla yan yana geliyor.
Ve ben bütün bunların arasında yalnızca seyrediyorum.
Çünkü insanın içinde bazen taşacak kadar büyük bir şey birikiyor.
Bazen ise hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden.
Ne yazmak.
Ne konuşmak.
Ne bir yere gitmek.
Sadece durmak.
Belki de insanın kendisine en yakın olduğu anlar, hiçbir şey yapmak istemediği anlardır.
Çünkü sessizlik, dışarıdan bakıldığında boşluk gibi görünür.
Oysa değildir.
Sessizlik bazen bir yolculuktur.
İnsanın kendisine yaptığı bir yolculuk.
Bu yolculukta düşünmek vardır. Tefekkür etmek vardır. Kendine sormak vardır:
Ben kimim?
Neyi özlüyorum?
Neden bazı şeyleri unutamıyorum?
Neden bazı insanlar hayatımızdan çıktıkları halde içimizden çıkmıyor?
Neden bazı şehirleri terk ettiğimiz halde o şehirler bizi terk etmiyor?
Ve insan bütün bu soruların arasında yürürken tabiatı fark ediyor.
Bir ağaca bakıyor.
Ama yalnızca ağacı görmüyor.
Gökyüzüne bakıyor.
Ay ışığına bakıyor.
Denizi dinliyor.
Dalgaların kıyıya vurup geri çekilmesini seyrediyor.
Bir kuşun sesini duyuyor.
Sonra anlıyor ki görmek, bakmaktan başka bir şey.
Bakmak gözün işi.
Görmek ise ruhun.
Belki bu yüzden tabiata bakmayı seviyorum.
Bakıp görmeyi.
Bir ağacın sessizliğinde yılları, bir dalganın sesinde geçmişi, gece gökyüzünde insanın küçüklüğünü fark etmeyi...
İnsan bazen kendisini anlamak için aynaya değil, gökyüzüne bakmalı.
Çünkü gökyüzü insana haddini de hatırlatıyor, sonsuzluğunu da.
Ve bütün bunların ortasında, içimde benden çok daha büyük bir dünya olduğunu hissediyorum.
Kapılarında kilit yok.
Kimseyi dışarıda bırakmıyor.
İçeride büyük bir sessizlik var.
Dalga sesleri var.
Ay ışığı var.
Kuş sesleri var.
Eski kitapların kokusu var.
Şairler var.
Roman kahramanları var.
Sahnede konuşan insanlar, perdede susan yüzler, yarım kalmış hikâyeler, tamamlanmamış aşklar var.
Ve ben...
Bazen o dünyanın içinde kayboluyorum.
Bazen oradan çıkıp hayatın ortasına dönüyorum.
Bazen hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Bazen de sanki içimdeki bütün kelimeler aynı anda kapıya dayanıyor.
Taşacak gibi oluyorum.
İşte o zaman yazıyorum.
Belki yazmak, insanın içindeki kalabalığa bir kapı açmaktır.
Belki şiir, o kapıdan ilk çıkan sestir.
Belki edebiyat, insanın kendisine ulaşmak için başkalarının hayatlarından geçmesidir.
Ben hâlâ o yolculuktayım.
Nereye vardığımı bilmiyorum.
Belki de mesele varmak değildir.
Belki insanın bütün ömrü, kendi içine doğru yaptığı uzun bir yolculuktur.
Ve bazı insanlar bu yolculukta konuşarak değil, susarak ilerler.
Ben de bazen susuyorum.
Sonra içimde bir kuş kanat çırpıyor.
Bir dalga kıyıya vuruyor.
Ay ışığı sessizce içeri süzülüyor.
Ve uzaktan bir şairin sesi geliyor:
Bir şey söylemek üzereyim.
Ama önce...
Biraz daha susmalıyım.






















Yorum Yazın